Medeni Hukuk Açısından Koruma: Saldırının Durdurulması ve Tazminat - Medya Hukuku

Medeni Hukuk Açısından Koruma: Saldırının Durdurulması ve Tazminat

Kategori: Makaleler | Okunma: 8833

Hangi medya alanı olursa olsun kişi saldırılara karşı medeni hukuk ve borçlar hukukunun koruyucu tedbirlerine dayanarak da dava açabilir. Bu davalar Medeni Kanunun 24-25 ila Borçlar Kanunun 41 vd. maddelerine göre açılabilecektir. Hukuk mahkemelerinde açılan bu davalarla hem saldırının durdurulması hem de maddi ve manevi tazminat istenebilecektir.

Medeni Kanunun 25. maddesine göre  “hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir”. Bu madde genel bir korunma öngörmüştür. Buna göre kişilik hakkı saldırıya uğrayan kimse bu saldırının aracı ve türü ne olursa olsun hakimden gerekli korunma tedbirlerini almasını isteyebilecektir. Aynı kanunun 25. maddesine göre ise Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir”.Keza Borçlar Kanununa göre Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur”. Buna göre Medeni Hukuk koruması yoluyla iki imkan söz konusu olabilecektir:1- saldırının durdurulması dava edilebilecektir 2- saldırı nedeniyle maddi veya manevi tazminat davası açılabilecektir.Buna göre hukuka aykırı bir eylemle kasten başkasının zarara uğramasına sebebiyet veren kimse o zararı tazmine mecbur olacaktır. Dikkat edilirse hem Medeni Kanunda, hem Borçlar Kanunu’nda yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı açısından eylemin hukuka aykırı olması gereklidir. Esasen başkasına saldırı niteliğindeki eylem zaten hukuka aykırı sayılacaktır. Ancak bir “hukuka uygunluk sebebi” varsa işte o zaman eylem de hukuka aykırı olmayacağından bu eylemle ilgili ne saldırının  durdurulması ne de maddi – manevi tazminat davasından sonuç alınamayacaktır. Öyleyse öncelikle medya yoluyla yapılan saldırının hukuka aykırı olduğu ortaya konulabilmelidir. Bu noktada en önemli tartışması ise basının haber verme hakkıdır. Eğer eylem bu kapsamda ise hukuka da aykırı olmayacaktır. Öyleyse eylemin hangi halde basının haber verme hakkı kapsamında olduğu ortaya konabilmelidir.. Bu konuda Yargıtay oldukça önemli tespitlerde bulunmaktadır:

“Anayasanın 28. maddesindeki basının özgür olduğu güvencesine ve bu ilkeyi güçlendiren 5680 sayılı Basın Yasasının 1. maddesindeki düzenlemedir. Bu düzenlemede basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin nedeni; toplumun sağlıklı, mutlu ve güven içinde yaşayabilmesi içindir. Bunun için de kişinin, dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yayın yaparken, yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğu kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır.

Ne var ki basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümünde yer alan ve gerekse MK.nun 24 ve 25. maddesinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluk ve gerekliliktir. Açıklanan bu yasal düzenlemelerden ve yargısal uygulamalardan da anlaşılacağı üzere, basının özgürlüğü ile kişilerin, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği, diğer bir anlatımla, hukuk düzenince koruma altına alınan yararların birbirine karşı çatışma içinde bulundukları biçiminde bir görünümün var olduğu kanısı uyanmaktadır. Halbuki hukuk düzeninin, çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Aksi halde hukukun kendisi, kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında, yapılan düzenleme, hukuki diğer temel kavramları ile birlikte incelendiğinde iki yararın aynı anda ve aynı olayda birbiri ile çatışmadıkları, somut olaydaki olgular itibariyle koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği anlaşılacaktır. Bunun sonucunda da, daha az üstün olan yarar, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında, o olayda ve o an için hukuk düzenince korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt, kamu yararıdır. Diğer bir anlatımla yayın, salt toplumun yararı gözetilerek yapılmalıdır. Toplumun çıkarı dışında hiçbir kişisel çıkar, gerçeklerin yanlış olarak sunulmasına neden olmamalıdır. Haber olduğu biçimi ile verilmeli ve kişisel katkı yer almamalıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basının bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, yayında kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini ve haber verilirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Bu ilke ve kurallar gözetilmeden yapılan yayın hukuka aykırılığı oluşturur ve böylece kişilik hakları saldırıya uğramış olur. Aksi bir yayının ise, gerek Anayasa ve Basın Yasası ve gerekse basının genel işlevi karşısında hukuka uygun olduğu, kişilik değerlerin saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O an için o olay veya konu ile ilgili olan, görünen bilinen her şeyi araştırmak, incelemek ve olayları olduğu biçimi ile yayınlamalıdır. Bu işlevi ile gerek yazılı ve gerekse görsel basın, somut gerçeği değil, o anda belirlenen ve var olan ve orta düzeydeki kişilerce de yayının yapıldığı biçimi ile kabul edilen olguları yayınlamalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan, gerçek olmadığı anlaşılan olayların ve olguların yayınından basın sorumlu tutulmamalıdır”.

Bu çerçevede basının güncel, doğru ve kamu yararına yönelik olmayan haberler ve yazıları hukuka uygunluk ilkesinden yararlanamayacağından bunlara karşı hakimden hukuki korunma istenebilecektir. Bu çerçevedehakimden saldırı tehlikesinin önlenmesi, sürmekte olan saldırıya son verilmesi, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespiti istenebilecektir.

Medeni Kanun m.24-25’e dayanarak bir saldırının önlenmesi davası hem yazılı, hem görsel-işitsel hem de internet medyası açısından söz konusu olabilecektir.Saldırının önlenmesi kapsamında söz gelimi bir yazılı medya eserinin içeriği mesela reklam amacıyla henüz basılmadan kamuya açıklanırsa yayınlanacak olan o içerik nedeniyle hakları saldırıya uğrayan kimse bu yayının durdurulması istemli dava açabilecektir. Keza internetteki bir yazı için erişimin engellenmesi ya da televizyondaki bir yayından kaynaklanan sona ermiş olsa bile etkileri devam eden hukuka aykırılığının tespiti istenebilecektir.

Bu talepler asliye hukuk mahkemelerinden dava yoluyla istenebilecektir. Ancak bu sürecin özellikle ülkemizde oldukça uzun sürdüğü de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu nedenle bir geçici önleme başvurmak oldukça yararlı olacaktır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuzda düzenlenen ihtiyati tedbir müessesesi bize bu konuda yardımcı olabilecek niteliktedir.

İhtiyati tedbir bir dava açılmadan önce veya dava ile birlikte mahkemeden gecikmesinde sakınca bulunan bir takım tedbirlerin istenmesidir. Burada amaç, dava sonucunda elde edilen hükmün anlamsız kalmamasıdır. Eğer dava sonuçlanıncaya kadar zaten önlenmesi istenen etki artık büyük oranda gerçekleşmişse dava sonucunda alınacak hüküm de anlamsız kalacaktır.

Medya yoluyla saldırılarda da yayının durdurulması istemli dava veya toplatma istemli davalar sonuçlanıncaya kadar saldırının devam etmesi durumu, zaten bu saldırının bir an önce durdurulması amacıyla açılacak olan bu davaların amacıyla bağdaşmayacaktır. Saldırının bir an önce durdurulması saldırıya uğrayanın kişilik haklarının korunmasına ilişkin Medeni Kanun hükümlerinin uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır.

Tüm bu nedenler açısından medya yoluyla yapılan saldırılarda saldırıya uğrayan eğer belirttiğimiz durumlar söz konusu ise mahkemeden saldırının durdurulmasını isteyebileceği gibi bunun için öncelikle bir ihtiyati tedbir de isteyebilir. Bunun için asıl davacının açılacağı mahkemeye bir ihtiyati tedbir davası dilekçesi verilmesi bu dilekçede saldırı ile ihtiyati tedbir nedenlerinin belirtilmesi ve mevcut delillerin eklenmesi ya da mahkemece gerekli yerlerden teminin talep edilmesi gerekli ve yeterlidir. İhtiyati tedbir kararı diğer taleplere nazaran oldukça çabuk verilebilmektedir. Bu nedenle bunun takip edilmesi ve kararın verildiği (dikkat edilirse bu kararı verildiğinin öğrenildiği değil, “kararın verildiği”) tarihten itibaren on gün içinde hem bu kararın icra edilmesi yani gerekli işlemlerin yapılabilmesi için dilekçenin verilmesi ve hem de asıl davanın bu süre içinde açılması gerekir aksi halde ihtiyadi tedbir hükümsüz kalacaktır.

Saldırının durdurulması gibi tazminat davası açılması da mümkündür. Bu dava maddi veya manevi tazminat davası niteliğinde olabilir. Bu davanın açılabilmesi için eylemin kasten işlenmesi, hukuka aykırı olması ve bir zararın ortaya çıkması şarttır. Bu noktada özellikle zararın ispatı önemlidir. Bu hem davanın kazanılması açısından önemlidir hem de tazminat miktarının tespitini sağlayacaktır. Zarar maddi ya da manevi olabilir. Maddi zarar bir parasal menfaatin zarara uğramasıdır. Örneğin bir reklam sözleşmesi yapma arefesinde olan sanatçının hakkında küçük düşürücü haber yapılması nedeniyle sözleşme yapması engellenirse sanatçı bu nedenle bir maddi zarara uğramış olacaktır. Bunun gibi, zarar manevi de olabilir. Esasen kişilik haklarına yapılan her haksız saldırı bir üzüntüye neden olacaktır. Ancak bunun medya yoluyla duyurulması haliyle duyulan üzüntüyü arttıracaktır. Bu nedenle mağdurun sosyo-ekonomik durumuna göre saldırının ağırlığı bir manevi zarara zaten neden olmuş olacaktır. Bunun ayrıca ispatına gerek yoktur.