Türk hukukunda medya hukukunun gelişimi

Kategori: Makaleler | Okunma: 5662

Yazılı basının Avrupa’dan çok sonraları 18. yy’ın ikinci yarısında tanıyan Türkiye’de ilk özel gazete olan Tecüman-ı Ahval dönemine kadar medya ile ilgili bir düzenleme yapılmasına d ihtiyaç duyulmamıştır. Ülkemizde bu alandaki ilk hukuki düzenleme 1857 tarihli Matbaalar Nizamnamesidir. Bu nizamnamede basım faaliyeti hem bu faaliyete genel olarak başlanması hem de yayınlanacak her bir eser için özel olarak idareden izin alınması şartı getirilmekte aksi halde yayınların toplatılacağı, basım evlerinin kapatılacağı hükme bağlanmaktaydı.1864 Tarihli Matbuat Nizamnamesinde ise siyasî nitelik gösteren basılı eserlerin yayımının ancak idari izinle mümkün olabileceği belirtilmiş, gazete çıkarabilmek için en az otuz yasında olmak gerektiği hükme bağlanmıştı. Ayrıca nizamnamede, her gazetenin sorumlu bir müdürünün olacağı belirtilmiş ve cevap ve düzeltme hakkına da yer verilmişti. Ancak nizamnamede gazete çıkarabilmek için verilen iznin her zaman geri alınabileceği de öngörülmekteydi. Sonradan bazı geçici kararnameler ile ciddi anlamda sekteye uğratılsa da bu nizamname Türkiye’de medyayı derli toplu olarak belirli bir hukuki statüye oturtan ilk düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bir güvence sağlamadığındandır ki sonradan defalarca kez askıya alınmıştır.

Nihayet 1876 Anayasasında “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” hükmüne yer verilmiş ve böylece ilk kez basın özgürlüğüne Anayasal bir statü kazandırılmıştır. Ancak çok kısa süren bu “özgürlük devri” istibdat yönetimi sırasında sansür tehdidiyle ortadan kaldırılmış ve bu süreç 1908 Anayasası’nın ilanına kadar sürmüştür. Bu anayasada sansür de ilk defa yasaklanmıştır. Bu anayasa döneminde kabul edilen Matbuat Kanunu çeşitli değişikliklerle 1931 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kanunda da kısıtlı olmayan ve en az yirmi yaşını doldurmuş olup belli suçlardan mahkumiyeti olmayan her Osmanlı vatandaşının gazetelerin sorumlu müdürü olabileceği belirtilmiş, ve her gazete ve dergiye bir sorumlu müdür şartı getirilmiştir. Kanuna göre Suç teşkil eden içeriklerin yayınlanması durumunda bundan,  sorumlu müdür, yazı sahibi, basan, satan ve dağıtan sorumlu olacaktı. Buna karşılık gazete sahibinin yalnızca tazminat sorumluluğu vardı. Bu kanunda da cevap ve düzeltme hakkına yer verilmiş buna ek olarak ayrıca hükümetin yanlış gördüğü haberle ilgili olarak düzeltme yazısı yazmasına imkan tanınmıştı. Ayrıca eğer yayında kanunda suç sayılan fiillere yer verilmişse hükümet mahkeme sonucunu dahi beklemeden yayını durdurma hakkına sahipti.

Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasasında basının kanun çerçevesinde özgür olduğu ve yayınlanmadan önce hiçbir yayının teftiş edilemeyeceği hükme bağlanmıştı. Bu dönemde basın hukuku açısından önceki Matbuat Kanunu ana kaynak olma niteliğini sürdürmüştür. Ancak 1930 yılında 1881 Sayılı yeni bir Matbuat Kanunu çıkarılmış ve hem gazete dergi sahibi olma hem de bunların sorumlu müdürü olmaya ilişkin şartlar yeni baştan düzenlenmiştir. Burada özellikle gazete veya dergi sahibi olabilmek için en az lise mezunu olma şartının getirilmiş, aynı zamanda cumhuriyet ve vatan aleyhine eylemde bulunmak nedeniyle mahkum edilmemiş olmak şartları getirilmişti. Aynı zamanda yayınların “memleketin genel siyasetine” dokunacak nitelikte olmaması şartı da getirilmişti. Aksi halde hükümet gazete veya derginin yayımını geçici olarak durdurabilecek ve bu şekilde yayımı durdurulan gazete ve derginin sorumluları bu durdurma süresince başka bir isimle gazete çıkaramayacaktı. Matbuat Kanununda 1938 tarihinde yapılan bir değişiklikle siyasi dergi veya gazete çıkarılması bir teminat mektubu sunma ve bu suretle ruhsatname alma şartına bağlanmıştı. İkinci Dünya Savaşının hemen sonunda dünyada baş gösteren özgürlük ve demokrasi hareketlerine paralel olarak bizde de Matbuat Kanununda değişiklik yapılması yoluna gidilmiştir. 1946 Tarihinde Matbuat Kanununda yapılan değişiklikle gazete çıkarılmasında eğitim, teminat mektubu ve ruhsatname alma şartları kaldırılmış ve gazeteleri kapatma yetkisi de Hükümetten alınarak sadece mahkemelere verilmiştir.

Türkiye’de çok partili hayata geçilmesi ile birlikte 1950 yılının başında Türkiye’de uzun yıllar uygulanacak olan 5680 Sayılı Basın Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunla gazete ve dergilerin çıkarılması aşamasında izin alınması yerine yalnızca o yerin en büyük mülki amirine beyanname vermesi yeterli kabul edilmiştir. Her gazetenin en az okuryazar niteliğinde bir yazı işleri müdürü olması kabul edilmiş ve bu kimseye, gazete ve dergide yayınlanan herhangi bir yazı içeriği yoluyla işlenen suçlardan dolayı cezai ve hukuki sorumluluk yüklenmişti. Buna göre yazı işleri müdürü bu yazıyla işlenen suça ister kastı olsun ister olmasın iştirak etmiş farz edilecekti. Yine kanunda cevap ve düzeltme hakkına da yer verilmişti. Ancak ilerleyen dönemde bu kanunda da ciddi değişikliklere gidilerek, sorumlu müdür olabilme şartları ağırlaştırılmış, basın yoluyla işlenen suçların kapsamı genişletilmiş, bu suçlardan dolayı mahkumiyet halinde gazetenin yayının durdurulmasına da karar verilebileceği ve bu halde gazete ve derginin sorumluları bu durdurma süresince başka bir isimle gazete çıkaramayacakları hükme bağlanmıştır. Sonradan yapılan düzenlemelerle milletvekillerinden oluşan tahkikat komisyonlarına gazete ve dergilerin yayınını durdurma yetkisi dahi tanınmıştır.

5680 Sayılı Kanun önemli değişikliklerle 1962 Anayasası döneminde de uygulanmaya devam olunmuş ancak yeni Anayasanın da getirdiği özgürlük ortamında kanunun ilk haline dönülerek antidemokratik değişiklikler ortadan kaldırılmıştır. Ancak hem 1971 yılında Anayasada ve Basın Kanununda yapılan değişikliklerle hem de sonradan 1982 Anayasası ile birlikte medya üzerindeki denetim gittikçe sıkılaştırılmıştır. 1982 Anayasasının basın hürriyeti 28. Maddesine göre “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Ancak yine aynı maddeye göre “Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya Devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararıyle; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır. Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hakim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz. Süreli veya süresiz yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hakim kararıyle; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir; hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma kararı hükümsüz sayılır. Türkiye’de yayımlanan süreli yayınlar, Devletin ülkesi ve milliyetle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyetin temel ilkelerine, milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı yayımlardan mahkum olma halinde, mahkeme kararıyla geçici olarak kapatılabilir. Kapatılan süreli yayının açıkça devamı niteliğini taşıyan her türlü yayın yasaktır; bunlar hakim kararıyla toplatılır.” Bu anayasal düzenleme halihazırda yürürlüktedir.

Basındaki bu gelişim seyrinin yanında TRT’nin insanların hayatına girmesi ile birlilte görsel – işitsel medya da hukuki zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Daha önceden de radyo yayıncılığı ile ilgili hukuki düzenlemeler olmakla birlikte TRT’nin hukuki yapısı kapsamlı olarak ilk kez 1963 Tarihli Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Kanunu ile düzenlenmişti. Esasen TRT’nin tekel pozisyonu nedeniyle bu kanun bir kamu kurumunun yapısı ve işleyişlini düzenlemenin ötesinde bir anlama sahip değildi. Ancak anayasadaki TRT’nin özerkliğine ilişkin hükümler çerçevesinde hem bu özerkliğin korunması hem de gerekli denetimin sağlanmasına ilişkin çeşitli kurallar getirilmişti. 1983 yılında çıkarılan Türkiye Radyo Televizyon Kanunu ile bu kanunu yapısında kimi değişiklikler yapılmış ve TRT yeni Anayasanın öngördüğü yapıya kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde henüz özel televizyon kanalları söz konusu olmadığından kanunda buna yönelik düzenlemelere rastlanmamaktadır.

Türkiye’de özel radyo ve televizyon yayıncılığına duyulan ihtiyaç bu alanda yasal düzenleme yapılması gereğini sonuçlamış ve ilk kez 1994 yılında 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun kabul edilmiştir. Bu kanunda ana hatları ile radyo ve televizyonların uymakla yükümlü oldukları yayın ilkeleri, bu ilkeler çerçevesinde yayın yapılıp yapılmayacağı ile ilgili idari denetimi yapacak olan Radyo Televizyon Üst Kurulu, bu kurulun yapısı ve işleyişi, radyo televizyon kurumlarının kuruluş şartları ve yapıları, radyo televizyon kuruluşlarına yayın ve frekans bandı tahsisi, yayınların düzenlenmesi, reklam yayınlama kuralları, seçim dönemlerindeki yayınlara ilişkin özel kurallar, bu kurallara uymamanın yaptırımları düzenlenmiştir. Bu kanun halihazırda uygulanmaktadır.

İnternet medyası İnternetin ülkemizde kullanılmaya başlamasının üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmesinden sonra 2007 yılı içerisinde 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunda internet süjelerinin tanımlanması, bunların yükümlülük ve sorumlulukları, site içeriğine erişimin engellenmesi kararı,  düzeltme ve cevap hakkı hususları düzenlenmiştir.